Uyku Bedenimizi Nasıl Güçlendiriyor ?
Siz dinlenirken tüm vücut sistemlerinizin aktif bir yenilenme sürecine girmesini sağlayan,
Bağışıklık sisteminin önemli enerji kaynaklarından biri olan ve,
Ömrünüzün yaklaşık olarak üçte birlik süresini geçirdiğiniz uyku esnasında vücudunuzda neler yaşanır?
Uyku insan hayatının vazgeçilmez ihtiyaçları arasında yer alır. Çünkü vücudumuzun suya, oksijene ve gıdalara ihtiyacı olduğu ölçüde uykuya da ihtiyacı vardır. Ayrıca hayatımızın yaklaşık 1/3′ü uykuda geçtiğinden, dengeli bir hayat sürmek için uykunun kalitesi de hayati bir önem taşır. Ancak belirtmek gerekir ki; uyku, çoğu kişi tarafından zannedildiği gibi pasif bir dinlenme hali değil insan vücudu için önemli işlemlerin gerçekleştiği özel bir süreçtir.
Uyku Esnasında Yaşanan Yenilenme Süreci
Uyku uzmanları, kanımızdaki büyüme hormonu düzeyinin uykuya dalar dalmaz ani bir yükseliş gösterdiğini saptamışlardır. Bu nedenle yeterli miktardaki her uykudan sonra vücut olarak tazelenmiş bir şekilde uyanırız.
Örneğin cildimizin pürüzsüz kalabilmesi, her gün 10 gram ölü deri hücresinin dökülmesiyle sağlanır. Bunun gerçekleşebilmesi için, her akşam derimizin en üst tabakasındaki hücreler bölünmeye başlar. Uyku esnasında ise büyüme hormonunun artmasıyla birlikte bu reaksiyon hızlanır. Gecenin sessizliği bunun için en ideal ortamdır. Çünkü gece ne güneş, ne rüzgar, ne de hareket hücre bölünmesini engelleyemez. İşte bu yenilenme saatlerinde cildin, başta oksijen olmak üzere, bir dizi besin maddesine ihtiyacı vardır. Alınan her solukta cilt, ihtiyacı olan oksijeni depolar. Bu nedenle uzmanlar akşamları yatmadan önce yatak odasının iyice havalandırılmasını tavsiye ederler.
Uyurken, özellikle de rüya gördüğümüz saatlerde vücut ısısının 2 derece artmasıyla birlikte, organizma bol miktarda sıvı üretir. İşte bu nedenle sabahları uyandığımızda saçlarımız nemlenmiş, şekilleri bozulmuştur. Yağ bezleri de geceleri yenilendiğinden, uyku sırasında yağ salgılaması genelde azdır. Bu nedenle, cildi kuru olanların sabah iyice kurumuş bir ciltle uyandıkları görülür.
Sağlıklı Bir Yaşam İçin Günde Kaç Saat Uyumalıyız?
Günlük uyku süresi, kişiye ve yaşa bağlı olarak değişir. Genellikle yaş ilerledikçe uyuma süresi azalmaktadır. Ancak günlük ortalama 6 ila 8 saat arası uyku bir yetişkin için yeterlidir.
Uyku süresine dikkat etmek sağlıklı bir yaşam için önemlidir. Çünkü sık sık yeterince derin uyku uyuyamayan kişiler, bağışıklık sistemleri etkilendiği için hastalıklara karşı daha dayanıksız olmaktadırlar. Böyle durumlarda vücudun ritmi kontrolden çıkar. Bu dengesizlik cilde yansır: Cilt kurur, çatlar ve hücre bölünmesi düzenli gerçekleşemediği için cilt giderek incelir. Kuru cilt daha da kururken, pürüzlü cilt de iyice bozulur.
Uyku Bozuklukları
Uyku bozukluğu denince en sık karşılaşılan durumlar; uyuyamama, uykuya dalamama, uyku bölünmesi ya da sabah erken bir saatte uyanıp tekrar uykuya dalamama olarak özetlenebilir. Ancak fazla uyuma da bir tür uyku bozukluğudur. Bunların yanı sıra; uyurgezerlik, uykuda korku gibi uyku bozuklukları da yaygın olarak görülür.
Uyku bozukluklarını şöyle sıralayabiliriz:
-
Uykusuzluk:
Uykusuzluk çok sık görülen ve tedavi edilebilen bir rahatsızlıktır. Tedavi edilmeyince, önemli hastalıklara ve hatta ölüme yol açabilir, depresyonun gelişmesinde bir risk faktörü olabilir. Vücudumuzda günlük uyku-uyanıklık döngüsünü kontrol eden bir mekanizma vardır. Sirkadyen ritim adı verilen bu mekanizma vücutta bulunan ve yaklaşık 24 saatlik dilime göre ayarlı olan biyolojik saat tarafından kontrol edilir. Genel olarak çevresel ve içten gelen etkenler nedeniyle bu ritim bozularak uykusuzluk baş gösterir. Bunun yanı sıra; düzensiz uyku alışkanlıkları, psikolojik nedenler, nörolojik rahatsızlıklar, hormonal bozukluklar, fizyolojik ve kalıtsal faktörler de uykusuzluğa sebep olabilir.
Uykusuzluk, diğer adıyla “insomnia” ağrıdan sonra toplumda en çok bildirilen ikinci şikayettir. Amerikan toplumunda bu rahatsızlık; tıbbi gider, kaza kayıpları, işe gelmeme kaybı ve üretimde düşme zararları olarak yılda yaklaşık 100 milyar dolarlık zarara neden olmaktadır.
a- Psikofizyolojik Uykusuzluk: Bu, uykusuzluğun en sık görülen tipidir. Bütün uyku hastalıklarının bir belirtisi olarak ortaya çıkabilir. Ayrıca dahili, psikiyatrik ve ilaçlarla bağlantılı bir durum da olabilir. Psikofizyolojik uykusuzluk tipik olarak stres gibi faktörler devrede iken oluşur. Bu uykusuzluk türünde bütün dikkat uyuyamama üzerinde toplanır.
b- İdiopatik Uykusuzluk: Kronik ve ciddi bir uyuyamama ve uykuyu devam ettirememe halidir. Yatağa gidince uykuya dalma süresi çok uzun olabilir ve uyku uyanmalarla parçalanmıştır. Buna sebep olan nörolojik bozukluk hafif ile şiddetli derecelerde olduğu gibi uyuyamama da hafif veya ağır ve hatta dayanılmaz olabilir. Bu tür uykusuzlukta psikolojik fonksiyonlar dikkati çekecek şekilde normaldir. İleri vakalarda hastalar iş yapamaz hale gelebilirler.
-
Narkolepsi ve Toplum Sağlığı
Narkolepsi, gün içinde ani uyuyakalma nöbetleri şeklinde nükseden rahatsızlıktır. Bu aşırı uyku halinin sonuçları arasında; kazalar, ekonomik kayıplar, toplum sağlığının tehdit edilmesi, okul veya işyerinde verimsizlik, psikososyal fonksiyonların bozulması yer alır. Örnek verecek olursak Çernobil, Three Mile Island, Bhopal ve Uzay mekiği Challenger, Exxon Valdez gibi büyük endüstriyel kazalar, resmi raporlarla iş yerindeki uykulu kişilerin kararsızlıkları sonucu gerçekleştiği bildirilmiş facialardır. ABD’de her yıl 100.000 trafik kazası yolda uyumaya bağlı olarak meydana gelmekte ve1500 kişi de hayatını kaybetmektedir.
-
Apne Hali
Uykuda soluk kesilmesi olarak tarif edilen apne, yaşamı tehdit edebilecek uzun vadeli ciddi sağlık sorunlarına sebep olmaktadır. İlk kez 1965 yılında tanı konulan apne, kelime olarak Yunancada ‘soluk arzusu’ anlamına gelmektedir.
İki tür uyku apnesi tanımlanır; birinde beyin soluk alma kaslarına solunumu başlatan doğru sinyalleri gönderemez, diğerinde ise hava solunum yollarında tıkanır. Apne sırasında soluk almak için aşırı bir çaba harcanır, bu sırada damarlar ve kalp bir dirence karşı çalışır. O sırada kandaki oksijen yoğunluğu azalır. Kalpte de birtakım ritim bozuklukları baş gösterir. Uykuda ani ölümlere uzun dönemde sebep olacak hastalıklardan, en başta hipertansiyon, kalp hastalıkları, enfarktüs ve inmeleri sayabiliriz.
Uykusuzluk toplam uyuma saati olarak değil yeterli süre ve kalitede uyku alamayarak sabaha dinlenmiş kalkamama şeklinde tarif edilir. Örneğin günlük uyku ihtiyacı 5 saat olan ve 5 saat uykudan sonra sabah dinlenmiş olarak kalkan birisi uykusuzluk çekmemektedir.
-
Uykuda Ruhun Alınması
Görüldüğü gibi insan yaşamı, uyku esnasında birçok tehditle karşı karşıyadır. O halde her sabah sağlıklı bir şekilde uykudan uyanmak şükredilmesi gereken mucizevi bir durumdur. “Ölüm benzeri” olarak belirtilen uyku süresi boyunca insan, bilincini ve dışarıyı algılama yeteneklerini kısmen yitirir. Uyku ile ölüm arasındaki bu benzerlik, Kuran’da da haber verilir. Bir ayette, “Sizi geceleyin öldüren ve gündüzün ‘güç yetirip etkilemekte olduklarınızı’ bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda sizi dirilten O’dur.” (Enam Suresi, 60) şeklinde buyrulmaktadır.
Açıktır ki gece uyumak için yatağına yatan bir insan, her sabah sağlıklı olarak uyanacağından emin olamaz. Dolayısıyla uykudan şuurlu ve bir gün önceki haline kavuşmuş bir şekilde uyanmak, kusursuz bir şekilde görebilmek, duymak ve hissetmek üzerinde düşünülmesi ve şükredilmesi gereken mucizevi olaylardır. Yüce Allah Kuran’da insanların uykuda canlarını aldığını, ancak daha sonra zamanı belirlenmiş ölüm vakitleri gelinceye kadar tekrar geri verdiğini şöyle bildirmektedir:
“Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar). Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı tutar, öbürünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. fiüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.”(Zümer Suresi, 42)
Gece Uykusu Neden Daha Yararlıdır?
Uzmanlar uyku zamanı olarak, en ideal olan vaktin gece uykusu olduğunu belirtmektedirler. Uyku bozukluklarında dahi gündüz uykusu ile takviye yapmayı tavsiye etmemekte, gece uyumanın önemi üzerinde durmaktadırlar. Ayrıca hücre yenilenmesi ve hormonal reaksiyonlar sadece geceleri meydana geldiği için, bilinenin aksine öğle uykusunun büyük bir katkısı da yoktur. Çünkü beynimizin salgıladığı melatonin hormonu hava karardıktan sonra üretilir. Cildin yenilenme işlemini işte bu hormon başlatır. Nitekim Rabbimiz olan Yüce Allah Kuran’da bu gerçeği şöyle haber vermiştir:
“O, geceyi sizin için bir elbise, uykuyu bir dinlenme ve gündüzü de yayılıp-çalışma (zamanı) kılandır.” (Furkan Suresi, 47)
Uyku esnasında;
-
Gün boyunca zihni meşgul eden aktiviteler, gerginlikler ve hafızaya alınan bilgiler adeta bir bilgisayarın belleğinin ayıklanması gibi ayıklanır.
-
Hormon düzeyi dengelenir.
-
Sindirim sistemi çalışır.
-
Bağışıklık sistemi devreye girer.
-
Deri yeniden yapılandırılır.
-
Hücre bölünmesi uykuda yoğun bir şekilde devam eder.
Din ve bilim! (Neden çatıştırılmaya çalışılıyor?)
Son zamanlarda gerek nette, gerek tv ve gazetelerde “din ve bilim “in aynı anda konuşulmaması gerektiği ile ilgili birçok yazı ve program görüyorum. Yaratılışı savunan, ancak bilim yaparak Yüce Rabbimiz’i tanıyabileceğimizi düşünen ve bu konu için çalışılması, okunması, araştırılması gerektiğini düşünen biri olarak bu yazımda Din ile Bilimin çatışmadığını aktarmak isyorum. Din ile bilimin çatıştığı iddiasında olanların şöyle bir savı vardır: Bilim ilerledikçe evrenin sırları çözülecek ve insan hayatı mükemmele doğru gidecektir. Başka bir ifade ile, bilim bir hayat tarzına veya bir ideolojiye dönüşecektir. Oysaki bilim bir yaşam felsefesi değildir, kendi başına birşey ifade etmez. Sadece kainattaki gözlemsel verilerden sonuçlar çıkararak insanlığn hizmetine verir. Bu bulgulardan nasıl faydalanacağını insanların dünyaya bakış açıları belirler. İnsanlık için büyük faydalar sağlayabilecekken yanlış insanların elinde teknolojik imkanlar kötü sonuçlar verebilir. Kaldı ki yaşanan tecrübeler bilimsel bulguların kimi zaman insan hayatını mükemmelleştirmekten ziyade kabusa çevirdiğini göstermiştir:
Atom bombası veya kimyasal silahlar üreterek toplu katliamlar yapanlar, sorumsuzca genlerle oynayarak hilkat garibeleri yaratanlar, çevreyi kirleterek doğal afetlere neden olanlar yada sayısız teknolojik hırsızlığı gerçekleştirenler bunun açık örnekleridir. Demek ki bilimsel ilerleme şüphesiz insanlığın faydasını gözeten bir hayat görüşüne sahip olanların elinde bir anlam ifade eder.Bu noktada din bilimden farklı birşey olarak karşımıza çıkar: Din, kesin olarak insanlığın refahını ve mutluluğunu hedefleyen bir yaşam tarzıdır. Ancak bu amaçla bilimin kendisine sunduğu gerçeklerden ve kolaylıklardan faydalanır. Dolayısıyla bilim ile çatışmadığı gibi, bilimsel araştırmaları destekler. Ve bilimadamlarının çalışmalarını rahatça ve özgürce sürdürebilecekleri ortamı oluşturmalarını yardımcı olur.
Ayrıca bilim, sunduğu detaylı bilgilerle bir nevi dinin açıklayıcısı ve yardımcısıdır. Bunun en somut örneği hiçbir bilimsel delile dayanmaksızın ortaya atılan evrim gibi ideolojik safsataları da anında çürüterek gerçekleri ortaya çıkartmasıdır. Örneğin son kırk yıl içersinde gerçekleşen olağanüstü bilimsel ilerlemeler, hücre konusunda detaylı bilgiye sahip olmamıza ve DNA ve RNA’yı öğrenmemize sebep oldu. Bu mucizevi bulgular yaratılışın hiçbir tesadüfi etkene dayanmaksızın biliçli bir tasarım olduğu tereddütsüz ortaya koymaktadır. Buraya kadar özetlersem, deneysel yöntemlerle, vahiy yoluyla elde edilen bilgi arasında herhangi bir çatışmadığı olmadığı gibi bir paralellik vardır. Nasıl ki din bilimin bulgularından faydalanıyorsa, bilimi de uğraşılmaya değer kılan dinin özünü teşkil eden yaratılış mucizesidir. Zira eğer evren, insan ve diğer canlılar kendi içlerinde ve birbirleriyle sistematik bir düzen içinde yaratılmasaydı, bilimin uğraşılmaya değer hiçbir dalı olmayacaktı.
Oysa ki, bilim dünyasının evrenin oluşumu ve insan ve diğer canlılar konusunda derin araştırmaları ve bulguları vardır. Bu bulgular hayatın başlangıcı ve canlıların oluşumunun kesin olarak tesadüfi olamayacağını, yani kainatta akıllı bir tasarım olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bilim, prensip olarak araştırılmaya değer, kurallar içeren ve süreklilik arzeden bir kainatın varlığına inanır. Bu satırlarımdan bilimin din ile ne kadar paralellik arzettiği açıkça görülüyor. Bilimin din ile çatıştığı iddiasının Ortaçağ’daki din dışı uygulamalardan kaynaklandığını belirtmek gerekir. Orjinalliğini kaybeden Hıristiyanlığın, ruhban sınıfının elinde maddi menfaat aracı haline gelmesi haksız uygulamalara sebep olmuştur. Bu haksız uygulamalardan bilim dünyasıda nasibini almış, özgür çalışma ortamını yitirerek Kilise’nin baskısı altında kalmıştır. Kopernik ve Galileo’nun uyradığı baskılar bu konuda tarihte verilen belli başlı örneklerdir. Sonuçta bu tip örnekler genelleştirilerek bilim dünyası din karşında rakip duruma düşürülmüştür. Orjinalliğini kaybeden Hıristiyanlık ve Museviliğin çelişkilerle dolu olması ve bundan dolayı birçok bilimsel gelişmeye karşı durması doğaldır. (Hatta, İslam adına bir takım hurafeleri ortaya atanlar da aynı bağnazlığı gösterir) Oysaki daha önce belirttiğimiz gibi gerçek din bilim ile karşıt değildir. Bunun en güzel örneği, orjinalliğini koruyan İslam’dır. İçinde hiçbir çelişki bulunmadığı için bilimsel araştırmalardan ve bulgulardan bir tedirginlik duymaz, bilakis kendine olan güveniniden dolayı teşvik eder. Bunun somut delili Allah’ın Kuran’da insanları araştırmaya, düşünmeye ve bilmeye yöneltmesidir. Başka bir ayette ise, Allah “… Hiç bilenlerle bilmeyenler bilenle bilmeyen bir olur mu?..” (Zümer Suresi, 9) diyerek bilmenin önemini vurgulamıştır. Zira, yartılış mucizesinin sırlarını bilen bir insan Allah’ın varlığına kesin bir bilgiyle kanaat getirir. Bilginin detaylarına inildikçe (özellikle çıplak gözle algılanamayan mikrokozmik alana inildiğinde) bu kanaat daha da güçlenir.Bilim objektifliğini kaybedip materyalist, natüralist ve ateist ideolojilerin emrine girdiği anda ise tabii olarak din ile çatışır. Zira bu noktada bilim hizmet ettiği ideolojilerin dünya görüşleri doğrultusunda hayatı açıklamaya çalışan felsefi bir boyuta girmiş olur.
Böylelikle birtakım bilimsel gerçekleri gözardı ederek kendisine ideolojik bir sınır koyar. (Tıpkı doğaüstü bir Yaratıcı’nın varlığına işaret ediyor diye yaratılışın delillerini örtbas etmek istemesi gibi…) Bu ise bilimin doğasına aykırıdır. Bilimden beklenen objektifliğini her koşulda koruyarak açık yüreklilikle ve ön yargısız olarak gözlemsel bulgularını cesaretle açıklamasıdır.
Ayrıca, bilimin asıl işlevini kenara bırakarak, materyalist, natüralist ve ateist ideolojiler doğrultusunda herşeyi açıklama gayretleri çelişkilerle dolu ve yetersiz kalmaktadır. Zira bilim bir din değildir. İnsanlar tarafından oluşturulan ideolojiler elbette, zamana ve mekana bağlı olarak eksiklikler ve yanlışlıklar içerecektir. Oysa ki din, herşeyi kesin ve açık olarak açıklayan (hayatı ve ölüm sonrasını da içine alarak) ve hiçbir çelişki içermeyen Allah sözüdür. Din ile bilimin çatıştığı iddiası geçersizdir. Zira her biri insan yaşamında farklı görevler üstlenir. Bilim gözleme ve deneye dayalı olayları inceleyerek ortaya verilerini koyar. Bunu yaparken de tamamen objektif olmalı, hiçbir ideolojik görüşü savunma gayesinde olmamalıdır.Din ise, Allah’ın varlığını, yaratılış gerçeğini ve ölüm sonrası hayatı insanlara bildirir. Ve buna göre insanların yaşam tarzlarını ve amaçlarını şekillendirir. Dolayısıyla bilimden farklı olarak belirli bir dünya görüşü içerir. Varlıktan Yokluğa Big-Bang Evrenin nasıl varolduğu sorusu doğal olarak insanın kendisine yönelttiği temel sorulardandır. Bu konuda farklı yaklaşımlar olmuş, kimileri evrenin bir başlangıcı olduğunu ileri sürerken kimileride maddenin ezelden beri varolduğunu savunmuştur. Bu yaklaşımlara paralel olarak, özellikle bilim dünyasında oldukça çetin tartışmalar yaşanmaktadır. Evrenin nasıl varolduğu sorusu, neden bu kadar önem taşımaktadır? Bu neyi değiştirecektir? Günlük hayatımızı nasıl etkiler?
Basit bir mantıkla düşünsek bile, Evrenin bir başlangıcı olması kainatın yoktan varedildiği, yani yaratıldığı anlamına gelir. Akıl kullanmaya devam ederek, eğer yaratılan bir varlık varsa (daha önce yokluk iken…) bunun mutlaka bir Yaratıcısının da olduğunu kolayca anlarız. Yoktan varolma, zamanın ve mekanın olmadığı, daha önce eşi benzeri görülmemiş, insan aklının kavrayamayacağı bir şeydir. (Yokluk kavramı insanın pratikte kavrağacağı birşey değildir. Zira bir şey hayal etmeğe başladığınızda bir varlık söz konusudur). Dolayısıyla, yoktan varetmek, birşeyleri biraraya getirerek yaratmadan (sanat yapıtları veya teknolojik bulgular gibi…) çok farklıdır. Çünkü yaratılan şeyin hiçbir örneği yok iken, hatta yaratmak için zaman ve mekan dahi yok iken, bir şeyin bir anda, bir defada kusursuzca varolması, ancak Allah’ın yaratmasının bir delilidir. Evrenin yoktan varolması, bunun bir Yaratıcısının olması demektir. Bu da derin düşünülürse çok şeyi değiştirir. İnsanların hayatın anlamını kavramalarına ve buna göre bakış açılarını ve amaçlarını belirlemesine sebep olur. Bu yüzden, birtakım bilim çevreleri -kesin olarak delilerini gördüğü halde- tam olarak kavrayamadıkları yaratılış gerçeğini “doğaüstü” ilan ederek görmezlikten gelmeye kalkıştılar. Böylelikle -bu bilimsel deliller kesin olarak Yaratıcı’nın varlığına işaret ettiği için- bir çeşit düşünce bulanıklığı yaratmak kastıyla bir takım alternatif varoluş teorileri icat edilmiştir. Ancak bilimselliğin ışığı altında ortaya çıkan deliller kısa zamanda bu iddialara kesin olarak son verdi. Şimdi evrenin nasıl varolduğu konusundaki bilimsel gelişim sürecini fazla detaylara girmeden görelim.
Tahmin ettiğiniz gibi, evrenin nasıl oluştuğu sorusunun cevabını vermek için evrenin oluşumunu tekrar laboratuvar şartlarında test etmek imkansızdır. Bunun yerine ilerleyen teknolojik imkanlarla elde edilen bilimsel bulgular evrenin oluşumu hakkında önemli deliller sunar. Bu delillerin ilki her geçen gün yeni bulgularla desteklenen ve tüm dünyada kabul gören “evrenin sürekli genişlemesi”dir. Eğer bir teleskop alıp yıldızları gözlemler ve ölçümler yaparsanız, yıldızların sizden uzaklaştığını görürsünüz. Teleskop ile bakıldığında yıldızların dünyadan gittikçe uzaklaştığını ilk defa keşfeden Amerikalı astronom Edwin Hubble oldu. Yıldızları incelerken, uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru kayan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bu buluş bilim dünyasında büyük bir yankı yarattı.
Çünkü kızıl renk evrenin oluşumunu saptıyabilmek için çok şey ifade ediyordu. Bilinen fizik kuralına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfıda kızıl yöne doğru kaymaktaydı. Bu bulgular Einstein’ın genel görecelik kuramının işaret ettiği genişleyen kainat modeli ile ilgili tahminlerinin doğru olduğunun ilk delilleridir.
Evrenin sürekli genişlemesi ve sistemdeki muhteşem denge bilim dünyasında önemli kanıtlar oluşturdu. Buna göre, evren sürekli genişliyorsa mantıksal olarak bunun tersini düşünürsek, geçmiş bir zamanda kainattaki bütün madde çok küçük bir yere sıkıştırılmıştı. Basit bir mantıkla anlaşılan bu gerçeği ilk olarak bir roket bilimcisi gündeme getirdi. Bu Bing Bang teorisinin başlangıcıydı. Buna göre kainat sonsuz yoğunluktaki bir noktanın birdenbire büyük bir patlama ile genişleyip yayılması sonucu oluştu. Başka bir ifade ile tüm evren hiçbirşey yok iken (içinde bulunduğumuz dünya dahil olmak üzere) bir anda yoktan varoldu.
Big Bang teorisi, herşeyin yoktan varolduğunu, kısacası yaratılışı çağrıştırdığı için bazı bilim çevrelerinde tepki gördü. Nitekim önde gelen fizikçilerden Eddington öfkeli bir çıkış yaparken diğerlerinin sözcüsü gibiydi:” Felsefi olarak doğanın şuanki düzeninin birdenbire başlamış olduğu düşüncesi bana itici gelmektedir.”Ancak Big Bang reddedilmesi mümkün olmayan, gözlemsel verilerden elde edilen bilimsel bir teoriydi. Birçok bilimadamı bu teoriyi kabullendi ve araştırma programlarını buna göre ayarladı. Einstein gibi çok az bir kısım bilimadamı ise alternatifler üretmek için çabaladı.
Yüzyılın ortalarında astronom Fred Hoyle “steady-state” (sabit durum) adında başka bir evren varoluş teorisi ortaya attı. Buna göre Hoyle evrenin genişlediğini kabul etmekle birlikte, evrenin boyut ve zaman açısından sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Ayrıca hidrojenin hiçbirşeyden, hiçbir nedenle oluştuğunu öne sürüyordu. Madde sadece gerektiği miktarda birdenbire, kendi kendine var olmaya başlıyordu. Hoyle iddialarını desteklemek için hiçbir zaman bilimsel gözlemlerini ortaya koyamadı. Kısacası Hoyle de tıpkı Eddington gibi, Big Bang’in doğaüstünü çağrıştırdığını ve bunun da katlanılamaz olduğu düşüncesindeydi. Sabit durum teorisini savunan az sayıdaki bilimadamından bir tanesi de Dennis Sciama idi. Onunda tüm çabalarına rağmen Hoyle’ teorisindeki tutarsızlıkları itiraf etmesi uzun sürmedi ve şöyle dedi: “Sabit durum teorisini savunanlarla onu test eden ve bence onu çürütmeyi uman gözlemciler arasında, bir dönem çok sert çekişme verdı. Bu dönem içinde bende bir rol üstlenmiştim. Çünkü gerçekliğine inandığım için değil, gerçek olmasını istediğim için ‘sabit durum’ teorisine savunuyordum. Teorinin geçersizliğini savunan kanıtlar ortaya çıkmaya başladıkça Fred Hoyle bu kanıtları karşılamada lider rol üslenmişti. Ben de yanında yer almış, bu düşmanca kanıtlara nasıl cevap verilebileceği konusunda fikir yürütüyordum. Ama kanıtlar biriktikçe artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisinin bir kenara bırakılması gerçeği ortaya çıkıyordu.” 1948 yılında George Gamov, Big Bang’e bağlı olarak yeni bir iddia ortaya sürdü. Buna göre evrenin büyük patlama ile oluşması sonucu evrende bu patlamadan arta kalan bir radyasyonun olması gerekiyordu. Üstelik bu radyasyonun evrenin dört bir yanına eşit ölçüde yayılması zaruriydi. 1965 yılında astronom Arno Penzias ve Robert Wilson’ın uzayda geri planda varolan radyasyonla ilgili gözlemleri Gamov’un iddiasına son verdi.
“Kozmik Fon Radyasyonu” adlı bu radyasyon uzayın belli bir tarafından gelen radyasyondan farklıydı. Olaganüstü bir eşyönlülük arzediyordu. Başka bir ifade ile yerel kökenli değil, evrenin tümünü ilgilendiren bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin her yerinden eşit ölçüde alınan 3 Kelvin’lik ısı dalgasının, Big bang’in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Üstelik bu rakam bilimadamlarının önceden öngördükleri rakama çok yakındı.
Böylece Big bang’in ikinci büyük delili olan . “Kozmik Fon Radyasyonu” adlı bulgu, başlangıçta hiçbirşey yok iken bir anda herşeyin büyük bir patlama ile varolduğu gerçeğini pekiştirdi. Böylelikle gözlemsel delilleri inceleyerek evrenin bir başlangıcı olduğu ve biliçli bir yaratılışın ve Yaratıcı’nın varolduğu sonucuna vardık. Bu noktada -düşünce ufkumuzu geniş tutarak- kainattaki muhteşem sisteme bakarsak yine aynı sonuca varırız. Zira kainatın varoluşu ve işleyişi tesadüfi nedenlerle açıklanmayacak kadar karmaşık bir düzen içerir. Başka bir ifade ile, evrenin milyarlarca yıldır sürekli genişlemesi ve bu sistem içersinde, içinde bulunduğumuz galaksinin ve tüm gök cisimlerinin düzenli seyretmesi çok hassas dengelere bağımlıdır. Bu “ilahi denge” başlangıçtaki sıcaklıktan evren maddesinin yoğunluğuna, atomik parçaların birbirini çekme kuvvetlerinden evrenin genişleme hızına kadar herşeyin muhteşem tasarımını içerir. Bilinen bir bilimsel dergi bu tasarımı şöyle ifade ediyor: “Eğer evren maddemizin yoğunluğu, bir parça daha fazla olsaydı, O zaman Einstein’ın genel görelilik kuramına göre evren, atomik parçacıkların birbirini çekme kuvvetleri dolayısıyla bir türlü genişleyemeyecek ve tekrar küçülerek bir noktacığa dönüşecekti. Eğer yoğunluk başlangıçta bir parça daha az olsaydı; o zaman evren son hızla genişleyecek; fakat bu taktirde atomik parçacıklar birbirini çekip yakalayamayacak ve yıldızlarla galaksiler hiçbir zaman oluşamayacaktı. Doğaldır ki bizde olmayacaktık! Yapılan hesaplara göre, evrenimizin başlangıçtaki gerçek yoğunluğu ile ötesinde oluşması imkanı bulunmayan kritik yoğunluğu arasındaki fark, yüzde birin bir kuvadrilyonundan azdır. Bu, bir kalemi sivri ucu üzerinde bir milyar yıl sonra da durabilecek biçimde yerleştirmeye benzer… Üstelik, evren genişledikçe, bu denge daha da hassaslaşmaktadır.” Yeryüzünde hayatın varolması, evrenin yoğunluğundaki hassasiyet kadar evrenin genişleme hızına da bağımlıdır. Stephen Hawking “Zamanın Kısa Tarihi” adlı kitabında genişleme hızı ile düşüncelerini şöyle açıklıyor: “Evrenin genişleme hızı o kadar kritik bir noktadadır ki, Big Bang’ten sonraki birinci saniyede bu oran eğer yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı evren şimdiki durumuna gelmeden içine çökerdi.” Sonuç olarak, konuyu bağlamam gerekirse bilimsel gözlemler (bazı çevrelerin hoşuna gitmese de) yaratılış gerçeğini ve ilahi dengeyi doğrular niteliktedir. Bilimin ortaya koyduğu verilerle, vahiy arasında hiçbir çelişki olmaması gayet normaldir. Zira her ikisi de birbirini doğrular ve her ikinisi de üstün akıl ve güç sahibi bir varlık tasarlar. Bu, sadece kendi başına yaratılışın büyük delillerindendir. Diğer bir yaratılış gerçeği ise Kuran’da 14 yüzyıl evvel haber verilen gerçeklerin, ancak bugünkü teknoloji ile doğruluğunun anlaşılmasıdır. Nitekim Kuran’da “yoktan var edilen” yaratılış doğrulanır. (Enam Suresi, 101). Bundan da fazlasını yaparak, evrenin genişleme teorisini destekler. Sonuçta, Kuran bir bilim kitabı değildir. Ancak içinde ayetlerin hak olduğunun insanlara bildirilmesi amacıyla birtakım mucizevi gerçeklerden bahsedilir.
Bu Gerçeği Mutlaka Çok İyi Anlamalıyız
İnsan, kendi dünyasına yalnızca elips şeklindeki ekranın içinden bakar. Gözünü kapattığında ise bu dünya tamamen yok olur. Gözünü eliyle hareket ettirdiğinde, karşısındaki koskoca binalar, araçlar da hareket eder. Eğer muhattap olduğu şey maddenin gerçeği olsa, kuşkusuz ki koskoca binaları, araçları tek bir el darbesiyle hareket ettirebilmesi mümkün olmayacaktır. Göze yapılan küçük bir parmak darbesinin bu devasa dünyayı hareket ettirebilmesinin tek sebebi, insanın maddenin dışarıda var olan gerçeğiyle değil yalnızca beyninde oluşan görüntüsü ile muhattap olmasıdır.
Maddenin dışarıdaki aslını bilmeniz imkansızdır. Beyninizde sizin için yaratılan dünyada ise hiçbir şeyin sertliği yoktur, kokusu, rengi yoktur. Hiçbir şeyin derinliği de yoktur, her şey iki boyutlu tek bir satıh üzerinde, birkaç santimetrekarelik bir alanda, birer elektrik sinyali uyarısının sonucu olarak oluşur. Bunu oluşturan, bir madde olarak insana sunan, ruha algılatıp onda hissiyat yaratan, alemlerin Rabbi olan Allah’tır.
İnsan, bu ekranın içinde yaratılan her şeye çok çabuk aldanır. İnsan, maddenin dışarıdaki gerçeğine ulaşamaz. Beynindeki görüntü bir hayal olarak yaratılır ve gerçekte beyninde yaratılanların var olup olmadıklarını da bilmez. Fakat buna rağmen, bunların tümünün varlığından tereddüt etmeksizin emin olur. Çünkü beyninde yaratılan görüntü çok nettir; bir televizyon ekranında elde edilemeyecek kadar nettir. Beyinde yaratılan ses çok nettir. Hiçbir müzik aleti bu kalitede ses üretememektedir. Sesin geldiği bir yer vardır. Öyleki ses, yalnızca beyinde yaratılıyor olmasına rağmen, size seslenen kişinin sizden metrelerce uzakta ve arkanızda olduğuna emin olursunuz. Oysa o, beyninizde oluşan renkli ve hareketli dünyanın bir parçasıdır ve yalnızca elektrik sinyallerinden ibarettir. Görüntü gibi, sesin de dışarıdaki aslına ulaşmanız mümkün değildir. Beyinde yaratılan dünya, o kadar gerçekçi, o kadar kalitelidir ki, insanların büyük bir çoğunluğu, bunun birer görüntüler bütünü yani birer hayal olduğu konusunda bir türlü ikna olamazlar. Ama gerçek böyledir.
Bu, Allah’ın üstün yaratma sanatıdır.
İnsanların bir kısmı, dışarıdaki maddesel dünya ile muhattap olduklarını zannederek ciddi şekilde yanılır. Ve yalnızca beyinlerinde oluşan hayali dünyayı delil getirmeye çalışarak Allah’a karşı bir mücadele içine girerler. Varlıkların “yaratılmamış” olduğunu iddia edecek dereceye gelir, maddesel unsurların yoktan var etme gücüne sahip olduklarını iddia edebilirler. Oysa bu kişiler, dışarıda var olan maddesel unsurların hiçbirine hiçbir şekilde ulaşamamaktadırlar. Yalnızca kendileri için yaratılan bir hayal ile muhataptırlar. Beyinde elektrik sinyallerinden oluşan bir dünyanın içinde yaşamaktadırlar. İnsan, yalnızca ve yalnızca Allah’ın kendisi için belirlediği kadarını görebilir, o kadarını algılayabilir. Ve dünyası bundan ibarettir. Bunun dışına, Allah’ın dilediği kadarının dışına, asla ulaşamaz.
Yüce Rabbimiz bir ayetinde şu şekilde buyurmaktadır:
Allah… O’ndan başka İlah yoktur. Diridir, kaimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)
Hicri 13. yüzyılın değerli İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi, bu gerçeği şu sözlerle ifade etmiştir:
DÖRDÜNCÜ REMİZ: Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip (yansıyıp), göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum (yok) ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip (yansıyıp) gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum (mevcut olmayan, yok olan) bir dünyayı mevcut zannedersin.
Bu gerçeğin anlaşılması son derece önemlidir. Çünkü bu gerçek anlaşıldığında insan, kendi dünyasını oluşturan her şeyin Allah’ın eseri olduğunu, Allah’tan geldiğini, kendisi için özel olarak Allah tarafından o anda, özenle ve ilgi ile yaratıldığını fark edebilecektir. Bu gerçeği anladığı takdirde, gördüğü her şey, eline aldığı bir bardak, oturduğu koltuğun rahat yastığı, televizyonunun kanallarını değiştiren bir kumanda, tabağını üzerine koyduğu bir sehpa, kısacası her şey sürekli olarak kendisine Allah’ı hatırlatacak, Rabbimiz’in üstün sanatını gösterecektir. Çünkü bütün bu görüntüler, o anda Yüce Allah tarafından yalnızca o kişi için özel olarak yaratılmaktadır. Allah’tan bir ikram ve nimet olarak ona sunulmaktadır.
İnsan, bunu anladığı zaman, artık elindeki tabağı yapanın aslında bir fabrika olmadığını, tabağın, beyninde onun için yaratılan dünyada Yüce Rabbimiz tarafından yaratıldığını anlayacaktır. Beyninde oluşan görüntüde o an herhangi bir fabrika yoktur. Elindeki tabak ona hazır olarak gelmiş, bu görüntü içinde hazır olarak yaratılmıştır. İşte bu büyük bir mucizedir. Allah, sürekli olarak insana, ihtiyacı olan her şeyi yaratmakta, ikram etmekte, sunmaktadır. Ve Allah tüm bunları sebeplerden bağımsız olarak var etmektedir. Fabrika da, laboratuvar da insanın beynindeki ekranda insan için özel olarak yaratılmış olduğundan, bunların tümü Allah’ın yarattığı görüntü bütünün birer parçasıdırlar. Bunların tümü, Allah’ın lütfettiği, Allah’ın insan için yarattığı dünyaya aittir. Allah dilemedikçe, insanın bunun ötesine ulaşması mümkün değildir.
Bu gerçeği anlamanız son derece önemlidir. Eğer beyninizde oluşan dünyanın dışarıda bir yerlerde oluştuğunu ve (Allah’ı tenzih ederim) Allah’tan bağımsız olduğunu düşünürseniz, bunları (gördüğünüz her görüntüyü Allah’ın an an yarattığı gerçeğini) anlayamaz ve çok büyük bir yanılgıya düşersiniz. Dışarıda var olan fabrikanın aslına ulaşamayacağınızı, bunun sizin yalnızca zihninizde yaratılmakta olduğunu unutursanız, bu anlatılanları mucize olarak görmeniz ve anlatılanları kavramanız güçleşir.
Fakat eğer sizin dünyanızı meydana getiren tüm görüntülerin, beyninizde bir ekranda oluşturulduğunu, maddenin dışarıdaki aslına hiçbir zaman ulaşamayacağınızı fark ederseniz, o zaman bu görüntü dahilinde yaratılan her şeyin Allah’ın eseri olduğunu görebilirsiniz. Bu görüntülerin yalnızca sizin için yaratılmış oluğunu, Allah’ın rahmetinden, sevgisinden ve korumasından dolayı sürekli size nimetleri sunmakta olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz. Bunu anladığınızda, Allah’ın Yüce Kudretini takdir edebilir, nimetlerin değerini daha iyi görebilir, daha önce hiç fark etmediğiniz şeylerin ne kadar gerekli ve değerli olduğunu ve sizin için sürekli olarak yaratılmakta olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz.
Hiç durmaksızın Allah’ın koruması ve nimeti altında yaşarız. Allah insanlara güzellik ve bereket sunar. Allah’ın Yüce Kudreti, merhameti ve sevgisi kesintisiz olarak üzerimizdedir. Beynimizin içinde kusursuzca, kapsamlı ve güzelliklerle dolu olarak yaratılmış olan dünyamız, bize Allah’ın lütfudur. Bizleri de, yaşadıklarımızı ve gördüklerimizi de, nimet olarak bize gelenleri de, hislerimizi ve düşüncelerimizi de Allah yaratır. İşte bu nedenle sevilmeye, övülmeye, yüceltilmeye layık olan tüm alemlerin Sahibi ve Yaratıcısı olan, lütfu geniş olan Yüce Rabbimiz Allah’tır.
Şüphesiz, senin Rabbin, insanlara karşı büyük lütuf (fazl) sahibidir, ancak insanların çoğu şükretmiyorlar. (Neml Suresi, 73)
Görüyorum Dediğimiz Hiçbir Şeyin Aslını Göremeyiz
Sizce rüyalarımızla gerçek hayat dediğimiz arasında nasıl bir fark var?
Rüyalarımızda da sevinir, ağlar, koşar, çalışır, yorulur, terleriz… gerçek hayatta da…
Sizce görüyorum dediğimiz, herşeyin aslında kendisini mi görüyoruz?
Hologram bir dünyada mı yaşıyoruz? İşte bilimin gösterdiği gerçek;
İnsanlar her şeyi “gözleriyle” gördüklerini zannederler. Bunun sebebi, doğdukları andan itibaren aldıkları dış telkinlerdir. Oysa gören “göz” değildir ve bu bilimsel bir gerçektir Nitekim gözlerin (ve gözlere bağlı olan milyonlarca sinir hücresinin) tek görevi, görme işleminin gerçekleşmesi için beyne mesaj iletmektir. Lisede öğretilen, dolayısıyla lise öğrenimi görmüş herkesin vakıf olduğu bu bilgiyi burada bir kez daha tekrarlayarak hatırlatmak isterim: Bir cisimden gelen ışık, gözün ön kısımında bulunan mercekten geçer ve görüntüyü arka kısımdaki bölgeye yansıtır. Retina adlı tabakaya düşen görüntüler, buradaki milyonlarca sinir ucu tarafından elektriksel akıma dönüştürülür ve beyindeki görmeyle ilgili merkeze iletilir. Beyin, bu sinyalleri üç boyutlu, anlamlı görüntüler haline getirir ve böylelikle görüntü algılanır. Diğer bir anlatımla; görme eksenine gelen ışık demetleri anında elektrik sinyallerine dönüştürülür ve böylece biz bu sinyalleri renkli ve üç boyutlu bir dünya olarak görürüz.
Bu bilgiden çıkan sonuç ise şudur: · Bizler hayatımız boyunca, gözlerimizle gördüğümüzü zannederiz. Oysa göz görmez, sadece elektrik sinyallerini görme merkezine iletir. · Kulaklarımızla duyduğumuzu zannederiz. Oysa duyan kulaklarımız değildir. Kulaklarımız sadece elektrik sinyallerini duyma merkezine iletir. · Dışarıdaki dünyanın aslıyla muhatap olduğumuzu zannederiz. Oysa dışarıda dünya vardır ama biz bunun aslıyla hiçbir zaman muhatap olamayız, beynimizdeki küçücük bir noktanın içindeki dünyayı görürüz. Bilimin gösterdiği bu gerçeğe göre, biz, örneğin denizin üzerinde gitmekte olan bir tekneye baktığımızda denizi ve tekneyi gözlerimizle görmeyiz, çünkü bu manzaraya ait görüntü gözümüzün önünde değil, beynimizin arka tarafında oluşur.
Büyük bir villanın sahibi olan kişi villasını, bahçesini, otoparktaki arabasını, villasında çalışan insanları, ailesini, arkadaşlarını gözleriyle gördüğünü zannederken, aslında bu kişi beyninin arka tarafındaki küçücük bir bölgede tüm bu sayılanların asıllarını değil sadece kopyalarını görmekte, kopyalarıyla muhatap olmaktadır. Ya da kafesteki kuşu seyreden bir insan, kafesi ve kuşu zannettiği gibi gözleriyle görüyor değildir. Işık bu kişinin gözündeki retinaya geldiğinde, retinada kafesin ve kuşun ters ve iki boyutlu görüntüleri oluşmakta, ardından bu görüntü, elektrik akımına dönüşerek beynin arkasındaki görme merkezine ulaşmakta ve kafes ile kuşun düz, üç boyutlu ve kusursuz görüntüsü burada görülmektedir.
“Gözümle görüyorum” diyenleri yanıltan, derinlik algısıdır
Karşımızda duran kişiye baktığımızda, biz, onun ancak beynimizde oluşan kopya görüntüsünü görürüz. Hiçbir zaman ve hiçbir şekilde o kişinin aslını göremeyiz. Örneğin televizyon seyrederken televizyonda, hareketli ve renkli oldukları için bize “gerçekten var” gibi görünen görüntüleri görür ve bunları da kesin olarak gözlerimizle gördüğümüzü iddia ederiz. Oysa televizyon seyrederken bizler yalnızca beyinlerimizdeki küçücük alanda elektrik akımlarının meydana getirdiği görüntüleri seyretmekteyizdir. Aynı şekilde, etrafımızda gördüğümüz her şey; bahçeler, ağaçlar, çiçekler, evimiz, evimizdeki bütün eşyalar, sahip olduğumuz bütün mal-mülk, ailemiz, arkadaşlarımız… hepsinin sadece beynimizin içerisindeki kopyalarıyla muhatap oluruz. Kısacası şu apaçık bir gerçektir ki, bugüne kadar hiçbirimiz hiç kimsenin ya da hiçbir eşyanın aslını göremedik. Bizler maddesel dünyanın ancak görüntüsüyle muhattap oluruz. Bu son derece açık ve kesin olan gerçeği insanların kavramasını engelleyen en önemli unsurlardan biri, gördüğümüz şeylerin aslıyla muhatap olduğumuz yanılgısına kapılmamızı sağlayan “derinlik algısı”dır. Camdan bakıldığında karşıda görülen apartmanla, bakan kişinin arasındaki uzaklık hissi onu bu gerçeğe inanmaktan alıkoyabilmektedir. Bu nedenle bazı insanlar, “Tamam, bütün görüntü beynimde oluşuyor, ama her şey beynimdeki küçücük bir noktaya nasıl sığıyor? Örneğin camdan baktığımda gördüğüm apartmanlar, yollar, arabalar ve ben, hep birlikte nasıl aynı noktada bulunabiliyoruz?” diye düşünebilmektedir. Oysa “uzaklık” da, beyinde meydana gelen bir boşluk hissinin algılanmasından başka bir şey değildir. Dolayısıyla insanın kendisinden uzakta zannettiği şey de, aslında yine beynindeki küçücük bir noktada oluşmaktadır.
Bunu şu örnekle daha iyi anlayabiliriz: Televizyon düz bir satıhta iki boyutlu görüntü oluşturduğu halde, ışık, perspektif ve gölge oyunları kullanıldığında bu düz satıhta üç boyutlu, derinlikli bir görüntü oluşturulabilmektedir. İşte beyinde oluşan algı da buna benzerdir. Beyinde oluşan iki boyutlu görüntüde biz uzak mesafeler algılayabiliriz, ama aslında bunların hiçbiri bizden uzakta değildir, aksine hepsi içimizde, beynimizdeki küçücük bir noktadadır. Gözümüzün gördüğü her yeri alabildiğine saran masmavi gökyüzü, denizin ufuk çizgisinde yükselen dağlar, Güneş, yıldızlar, içinde bulunduğumuz oda, üzerinde oturduğumuz koltuk… hepsinin kopyaları beynimizdeki küçücük noktada oluşmaktadır. Bu konuyu daha iyi anlayabilmek için gördüğümüz rüyaları düşünebiliriz.
Rüyalarımızda çok net ve gerçekçi görüntüler görürüz. Hiç gitmediğimiz ülkelere gider, hiç tanımadığımız insanlarla konuşur, sürat motorları, yarış arabaları kullanır, lezzetli yiyecekler yer, güzel bahçelerde dolaşır, sevinç, heyecan, korku gibi çeşitli duygular yaşarız… Gördüklerimizin gerçek olduğuna o kadar inanırız ki, kimi zaman uyandığımızda, kısa bir süre, gördüğümüz şeyin gerçek olup olmadığını düşünmekten kendimizi alamayız. Peki rüyayı gerçekten ayıran nedir? Her ikisi de zihinde algı olarak yaşanmaktadır. Bu açıdan rüya ile “gerçek” dediğimiz dünya hayatı son derece benzerdir. İşte burada çok önemli bir konu devreye girmektedir: Bu kadar kusursuz, eksiksiz, mükemmel bir algıyı beyin nasıl oluşturmaktadır? Bu görüntüyü nasıl algılayabilmektedir?
Gerçek şu ki, görüntüyü algılayan ne beyindir, ne de elektrik akımları. Zira beyin yalnızca protein ve yağ moleküllerinden, atomlardan oluşan bir et parçasıdır. Bu durumda bütün görüntüleri atomların gördüğünü, dahası neşe, coşku, korku, heyecan gibi bütün hisleri atomların hissettiğini düşünmek imkansızdır. Öyleyse gören, işiten, güzel bir manzarayı gördüğünde, etkileyici bir müziği duyduğunda zevk alan, sevimli bir tavşan yavrusunu gördüğünde hayran olan, çileğin, karpuzun, şeftalinin tadından hoşlanan, bir dostunu gördüğünde sevinen kimdir? Hiç kuşkusuz bütün bunları yapan “göz” olmadığı gibi, “beyin” de değildir. Bu, hepsinin ötesinde bir varlık olan “ruh”tur
Dakikada 36 Milyon İşlem Yapan Enzimler
Canlıların bedenlerinde her saniye sayılamayacak kadar çok işlem gerçekleşir. Bu işlemler o kadar detaylıdır ki, her aşamalarında, bütün karmaşayı kontrol eden, düzeni sağlayan ve olayları hızlandıran”süper denetleyicilerin”müdahalesine gereksinim vardır. İşte insan vücudundaki bu süper denetleyiciler, enzimlerdir. Bu bağlamda sizlerle, dakikada 36 MİLYON işlem yapan enzimlerden bahsetmek istiyorum.
Her canlı hücrede, her biri kendi özel işini yapan, örneğin DNA kopyalanmasına yardımcı olan, besin maddelerini parçalayan, besinlerden enerji üreten, basit moleküllerden zincir yapılmasını sağlayan ve bunlar gibi sayısız işler gören binlerce enzim vardır.
Enzimler hücre içinde mitokondrilerde üretilir. Büyük bölümleri proteinlerden oluşur, geri kalanları ise vitamin ve vitamin benzeri maddelerdir. Eğer bu enzimler olmasaydı, en basitinden en karmaşığına kadar hemen hiçbir fonksiyonunuz çalışmaz ya da neredeyse duracak kadar yavaşlardı. Sonuç olarak her iki halde de durum değişmezdi ve ölüm gerçekleşirdi. Nefes alamaz, birşey yiyemez, sindiremez, göremez, konuşamaz kısacası yaşayamazdık.
Enzimlerin en önemli görevleri vücuttaki birtakım kimyasal reaksiyonları başlatıp durdurmak ve onları hızlandırmaktır. Vücuttaki hücreler görevlerini yerine getirirken, içerdikleri kimyasalların reaksiyona girmeleri gerekir. Kimyasal reaksiyonların başlaması içinse yüksek derecede ısı gereklidir. Bu yüksek ısı ise canlı hücrelerin hayatları için tehlikeli bir durumdur; hücrelerin ölümüne neden olur. İşte bu sorunu çözenler yaratılış mucizesi enzimlerdir. Yüksek ısıya gerek kalmadan, enzimler kimyasal reaksiyonları başlatır veya hızlandırırlar, ancak kendileri reaksiyona girmezler. Enzimlerin hücrelerimizde meydana gelen olayları hızlandırması ile ilgili günlük yaşamdan bir örnek verebiliriz: Nefes alıp verirken karbondioksitin kanımızdan temizlenmesinde görev alan bir enzim sayesinde boğulmadan yaşamımıza devam edebiliriz. Çünkü “anhidraz” adlı bir enzim karbondioksitin temizlenme işleminin hızını 10 milyon kez daha artırır. Bu hızla enzimler bir dakikada 36 milyon molekülü değişikliğe uğratma imkanına sahiptirler.
Vücudun Seri ve Ekonomik Üretim Araçları
Enzimler hem hayati olan reaksiyonların en hızlı şekilde gerçekleşmesini sağlar hem de vücut enerjisini en tasarruflu şekilde kullanırlar. Eğer insan vücudunu bir fabrika, içinde çalışan enzimleri de fabrikadaki üretim araçları gibi düşünürsek, böyle bir fabrikaya enerji kaynağı dayanmaz. Çünkü 2000 farklı çeşidi olan, trilyonlarca makinenin kusursuzca böyle bir hızda çalışması için gereken enerji çok yüksektir. Kaldı ki hücre içindeki basit bir reaksiyonu laboratuvar ortamında gerçekleştirmek için oldukça fazla miktarda ısı ve enerji kullanılması gerekmektedir.
Oysa hücrelerde sessizce çalışan enzimler vücudun ısısıyla ve besinlerden aldıkları enerjiyle bütün görevlerini eksiksizce yerine getirirler. Sadece bu özellikleri bile, enzimlerin vücutta meydana gelen her olayı en kusursuz ve en kullanışlı hale getirmek için tasarlanmış yetenekli elemanlar olduklarını görmek için yeterlidir. Şu anda siz bu yazıyı okurken de birçok enzim vücudunuzun her bir köşesinde meydana gelen reaksiyonları kontrol etmekte ve onları hücrelerinizin yaşamını sağlayacak hıza getirmektedirler. İnsan, vücudunda daha neler olup bittiğini dahi bilmezken, enzimler, hem bunlardan haberdardırlar hem de tüm işlemlere son derece önemli ve yerinde müdahalelerde bulunurlar. Ayrıca her bir enzim vücuttaki belirli kimyasal reaksiyonları hızlandırır. Hiçbir enzim bir diğer enzimin görevini yapmaz, kendi görevini şaşırmaz. Çünkü her bir enzim kendi görevi için özel olarak imal edilmiştir. Örneğin enzimlerin büyük bir bölümü nötr durumdaki sulu ortamlarda etkin olabilirken, midede besinleri sindirmekle görevli olan enzimler ancak asitli ortamda etkin olabilmektedirler. Veya tükürükte nişastayı maltoza parçalayan amilaz enzimi besine yemek borusu boyunca eşlik eder, ancak mideye varıldığında oradaki asitli ortam bu enzimi etkisizleştirir. Zaten mideye gelindiğinde bu enzimin işi de bitmiştir (Harun Yahya, Protein Mucizesi, Vural Yayıncılık) .
Enzimlerin Anahtar-Kilit Uyumu
Enzimlerin şekilleri, üzerinde etkili oldukları madde ile tam uyumludur. Enzim ve birleşerek etkileyeceği madde, üç boyutlu karmaşık bir geometride, anahtar ve kilit gibi birbirlerine kenetlenirler. Vücut içinde enzimlerin kendilerine uyan maddeyi bulmaları ve giderek birleşmeleri çok şuurlu bir harekettir. Üstelik enzimler vücudun her köşesinde bir yer edinmiş ve kendilerine uygun olan maddeleri bekleyen avcılara benzemektedirler. Hepsi kendi tasarımına ve özelliklerine uygun, en doğru yerde bulunur. Zarar görecekleri veya etkilerini yitirecekleri ortamlardan ise uzak dururlar. Tüm reaksiyonları başlatma veya hızlandırma gibi bir sorumluluğu almaları ise üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir konudur. Enzimler, eğer kendilerini durduran bir etken olmazsa, vücuttaki tüm reaksiyonları sürekli olarak başlatıp hızlandıracaklardır. Bu da, örneğin belli bir proteinin gereğinden fazla üretilmesine veya hücredeki bazı dengelerin bozulmasına neden olacaktır. Enzimin faaliyetlerini düzenleyen ise hücredir. Hücre enzimin durması gerektiğine karar verdiğinde, olağanüstü bir şuur ve planlama ile enzimi “oyalar”. Bunun için, enzimin normalde birleştiği maddeye benzer bir madde gönderir ve enzim bu madde ile birleşir. Dolayısıyla bu “taklit” madde, enzimi bir süre oyalayarak, gereksiz faaliyette bulunmasını engeller. Ancak bu taklit maddenin enzimi yakalamak için gerçek maddelerle rekabet etmesi gerekir. Bu nedenle enzimin bu şekilde engellenmesine “kompetitif inhibitor” (rekabetçi engelleyici) denilmektedir. Ve enzimin neden olduğu reaksiyonun sonucunda oluşan ürün belli bir seviyenin altına inene kadar enzimin faaliyetleri bu oyalama metoduyla durdurulmuş olur.
Yukarıda anlatılanlar elbette ki, üzerinden bir kere okunup geçilecek olaylar değildir. Herşeyden önce şunu hatırlatmakta fayda vardır; bu hesapları yapan, kararları alan, planları uygulamaya koyanlar eğitimli, bilinçli, sorumluluk sahibi insanlar değil, cansız atomların birleşmelerinden oluşmuş proteinler, yağlar, karbonhidratlar, vitaminlerdir. Hücre stok kontrolü yapar gibi, ürettiği maddenin miktarını tespit etmekte, üretime bir süre ara verilmesi gerektiğine karar verdiğinde ise, üretimi durdurmak için son derece zekice bir plan uygulamaktadır.
Hücrenin enzimi oyalayacak olan taklit maddeyi üretmesi ve onu tam gerektiği zamanda göndermesi de çok şuurlu bir harekettir. Çünkü bu taklit maddeler hep ortada olsalardı, acil üretim gerektiğinde enzimleri oyalayarak üretimi engelleyeceklerdi. Ancak hücreler her zaman doğru zamanlama yaparlar. Bu kadar organize, zekice ve bilgi gerektiren davranışların art arda, gözle görülmeyecek kadar küçük moleküller tarafından başarılması Yüce Allah’ın yaratışındaki üstünlüğün göstergelerinden yalnızca biridir. Tüm bu varlıkların Rabbimiz’in emri ile hareket ettikleri apaçık bir gerçektir.
Bilim Adamları Evrimcilerin Tesadüf İddiasını Yalanlıyor…
Günümüzde enzimler, proteinler ve tüm benzeri yapılarla ilgili detaylar ortaya çıktıkça, evrim teorisinin geçersizliği de iyice belirginleşmektedir. Bu mikro dünyadaki yapılar, bilim adamlarının isteseler de istemeseler de, canlılıkta kusursuz bir tasarım olduğunu kabul etmelerine neden olmaktadır. Mikrobiyolog Malcolm Dixon bu bilim adamlarından biridir:
Enzim sistemi her dakika tam vardiya çalışan kimyagerlerin yapamadığını yapıyor… Kimse doğal olarak oluşan enzimlerin yüzlerce arkadaşı ile beraber şans eseri kendi kendilerini fark ettiğini ciddi olarak düşünebilir mi? Enzimler ve enzim sistemleri aynı genetik mekanizmalar gibi mihenk taşlarıdır. Daha ileri araştırmalar yapıldığında daha iyi detaylanmış tasarımı açığa çıkarır.
Enzimlerin tesadüfen oluşamayacak kadar kompleks bir yapıya sahip olduklarını ise, ünlü biyokimyacı Michael Pitman olasılık hesaplarıyla şöyle ifade eder:
Bilindiği üzere evrende 1080 kadar atom var ve Big Bang’in patlamasından bu yana 1017 saniye geçti. Yaşamın devam edebilmesi için de 2000 tane temel enzime ihtiyaç var. Bu enzimlerden bir tanesinin bile tesadüfen oluşması için 1020′nin üzerinde bir olasılık gerekir. Bütün hepsinin tesadüfen oluşması için ise 1040000 ihtimalde bir ihtimal oluşmalıdır. Böyle bir ihtimalin oluşması için bütün evrenin organik bir çorba olduğunu düşünsek dahi bu imkansızdır.
Tek bir enzimin dahi tesadüfler sonucunda kendiliğinden oluşması, bu bilim adamlarının da sözlerinde belirttiği gibi kesinlikle imkansızdır. Kaldı ki tek bir enzimi oluşturmak için 50 farklı enzim bir arada çalışır. Bir enzimin tek bir amino asitini sentezlemek içinse ayrıca 9 farklı enzime ihtiyaç vardır. Burada akla şu soru gelmektedir: Diğer enzimler olmadan ilk enzim nasıl oluşmuştur? İşte bu, evrimcilerin asla cevap veremeyeceği bir sorudur.
Enzimlerin kimyasal üretim problemlerinin yanısıra, bir özellikleri daha bulunmaktadır; enzimler oluştuklarında eğer gerekli koşullarda korunmazlarsa kolaylıkla yok olurlar veya pasif hale getirilebilirler, yani işe yaramaz hale gelirler.
Sonuç olarak, tek bir enzimin dahi işler halde bulunabilmesi için diğer bütün enzimlerin, hücrenin, sistemlerin ve yapıların hazır bulunması gereklidir. Peki o zaman ilk enzim nasıl oluşmuştur? Bu sorunun cevabı çok açıktır. Her canlıyı bütün molekülleriyle, hücreleriyle, enzim ve proteinleriyle beraber aynı anda bir bütün olarak, kusursuzca var eden Yüce Allah yaratmıştır. Bu gerçek bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmektedir:
“Ey insan, ‘üstün kerem sahibi’ olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir? Ki O, seni yarattı, sana bir düzen içinde biçim verdi’ ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertip etti. (İnfitar Suresi, 6)
Spermlerin Yol Bulmadaki Üstün Kabiliyetleri
Spermlerin kapkaranlık bir yerde, yönlerini nasıl buldukları, nasıl mükemmel korunaklı bir makina gibi olduklarını paylaşmak istiyorum. Gerçekten etkileyici bir yazı olacağını düşünüyorum.
Almanya’nın Ruhr Üniversitesi profesörü fizyolog Hanns Hatt , spermlerin ana rahminde yumurtalığa ulaşabilmek için yollarını “koklayarak” bulduklarını açıkladı.
Hatt’ın, yaptığı araştırmalar sırasında, spermlerin ve insanların derilerinin de koku alabildiğini tespit ettiği kaydedildi.
Washington Üniversitesi Fizyoloji ve Biyofizik departmanından Babcock ise konuyla ilgili olarak, “araştırmalar gösteriyor ki yumurta, spermi “koklama” kabiliyetini göz önüne alarak seçiyor olabilir” dedi.
Spermin Zorlu Yolculuğu
İnsan bedenini oluşturan 60-70 kiloluk et ve kemik kütlesinin özü başlangıçta bir damla suda toplanmıştır. Akıl sahibi, duyan, gören, işiten ve vücut yapısı olarak oldukça karmaşık bir yapıda olan insanın bir damla sudan meydana gelmesi şüphesiz ki olağanüstü bir gelişimin sonucudur. Bu bir damla suyun yalnızca küçük bir bölümünü oluşturan spemlerin yapıları ve yerine getirdikleri görevlerse gerçekten hayranlık vericidir.
Yeni bir insan yaratılmasının ilk basamağı olacak spermler erkek vücudunun “dışında” üretilirler. Bunun sebebi üretimin, ancak vücut ısısının yaklaşık 2 0C altında gerçekleşebilmesidir. Bu ısının sabitlenmesi için ayrıca testislerin üstüne yerleştirilmiş özel deri de çalışır. Bunun fonksiyonu soğukta büzüşerek, sıcakta ise genleşip terleyerek gerekli olan ısıyı sabit tutmaktır.
Testislerde dakikada ortalama 1000 adet üretilen spermler, erkekten kadının yumurtalarına doğru yapacakları yolculuk için, sanki oradaki ortamı “biliyormuşcasına” özel bir tasarıma sahiptirler. Sperm; baş, boyun ve kuyruktan oluşur. Kuyruğu, spermin bir balık gibi ana rahminde ilerlemesini sağlayacaktır.
Bebeğin genetik şifresinin bir bölümünü barındıracak olan baş kısmı ise özel bir koruyucu zırhla kaplanmıştır. Bu zırhın faydası anne rahminin girişinde fark edilir: Buradaki ortam son derece asidiktir. Spermin, bu asidin varlığını bilen “birisi” tarafından koruyucu bir zırhla kaplandığı ise son derece açıktır. Bu asidik ortamın da nedeni annenin mikroplardan korunmasıdır.
Meni içindeki sıvılar spermlerin gerek duyduğu enerjiyi karşılayacak olan şekeri içerir. Ayrıca baz özelliğiyle ana rahminin girişindeki asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan ortamı sağlamak gibi görevleri de vardır. Burada da yine iki ayrı ve bağımsız varlığın birbiriyle kusursuz bir uyum içinde yaratıldığını görüyoruz.
Spermler yumurtaya varana kadar annenin vücudunda zorlu bir yolculuk geçirirler. Kendilerini ne kadar savunurlarsa savunsunlar, 200-300 milyon spermden yumurtaya ulaşanların sayısı bini pek aşamaz.
Sperm yumurtaya uygun olarak düzenlenirken, çok ayrı ve farklı bir ortamda da yumurta yeni bir hayat için tohum olmaya hazır hale getirilmektedir… Kadının haberi bile yokken, yumurtalıklarda oluşan bir yumurta önce karın boşluğuna bırakılır ve hemen sonra ana rahminin fallop tüpü denen uzantılarının ucunda yer alan kollar sayesinde yakalanır. Ardından yumurta fallop tüpünün iç yüzeyindeki tüylerin hareketiyle ilerlemeye başlar. Büyüklüğü ise bir tuz tanesinin ancak yarısı kadardır.
Yumurta Sperm Buluşması
Yumurta sperm buluşmasının yeri fallop tüpüdür. Burada yumurta özel bir sıvı salgılamaya başlar. İşte bu sıvı sayesinde spermler yumurtanın yerini bulurlar. Dikkat edelim: Yumurta “salgılamaya başlar” derken bir insandan ya da şuurlu bir varlıktan söz etmiyoruz. Bu ufacık protein yığınının, “kendi kendine” böyle bir şeye “karar vermesi”, daha da ötesi spermi kendine çekecek bir kimyasal bileşim “hazırlayıp” salgılaması tesadüfle açıklanamaz. Ortada açık bir tasarım vardır.
Özetle, vücudun üreme sistemi özellikle yumurtayla spermi buluşturacak şekilde hazırlanmıştır. Ve kadın üreme sistemi spermlere, spermler de kadın vücudundaki ortama uygun olarak yaratılmıştır.
İnsan Bedeni Herşeyiyle Allah’ın Sonsuz İlminin Delillerinden Biridir
İşte bilim adamlarının son araştırmaları, mucizevi doğum olayının sadece bu aşamasıyla, yani spermin nasıl olup da uzun yolculuğu sonunda yumurtayı bulabildiğiyle ilgilidir.
Araştırmalar spermlerin “koku aldıklarını” göstermektedir. Bu bilgi karşısında tekrar durup düşünmek gerekir. Kokuyu alan, bir burnu ve aldığı kokuyu yorumlayan bir beyni olan, bu yoruma göre kararlar alıp uygulayan bir canlı mıdır? Elbette hayır. Bu, boyu yalnızca milimetrenin yaklaşık %1′i kadar olan bir spermdir. Bir spermin yumurtadan salgılanan sıvının kokusunu alabilmesi de onun Yüce Allah tarafından tasarlanıp yönlendirildiğinin açık bir kanıtıdır.
Tüm bu sistemler, herşeyin Yaratıcısı olan Allah’ın sonsuz kudretinin ve ilminin birer delilidir. Allah insan bedeninin derinliklerinde, gözle görülmeyecek kadar küçük noktalarda, insan zihninin kavrayış kapasitesini çok aşan mucizeler yaratmaktadır. Bedenlerimizde gerçekleşen bu mucizeler bizlere, insanın kendisi de dahil olmak üzere herşeyin üzerinde tek hakimin Yüce Allah olduğunu hatırlatmaktadır:
“… Şüphesiz senin Rabbin, mağfireti geniş olandır. O, sizi daha iyi bilendir; hem sizi topraktan inşa ettiği (yarattığı) ve siz daha annelerinizin karnında cenin halinde bulunduğunuz zaman da. Öyleyse kendinizi temize çıkarıp-durmayın. O, sakınanı daha iyi bilendir.” (Necm Suresi, 32)
Gökyüzündeki Kıpkırmızı Gül: Rosetta Nebula
Sizlerle bugün Kuran’ın Allah’ın Sözü’nün olduğunu kanıtlayan bir ayeti paylaşmak istiyorum. Kuran’ı Kerim’in günümüze bakan Hak Kitap olduğunu, günümüz bilimi ile ortaya çıkan birçok gerçeği 1400 sene öncesinden bizlere bildirdiğini ve bunun bir mucize olduğunu anlayabilirsiniz.
Gökyüzündeki Kıpkırmızı Gül: Rosette Nebula “Sonra gök yarılıp yağ gibi erimiş olarak kıpkırmızı bir gül olduğu zaman;” (Rahman Suresi, 37)
Yukarıdaki ayetteki “kıpkırmızı bir gül” olduğu zaman ifadesinin Arapçası “verdeten ke eddihani”dir. Bu ifade ile gökyüzünde oluşan görüntü, kırmızı renkte bir güle benzetilmektedir. Bu tarif, gökyüzünde kırmızı renkte, katmerli bir görünüm alan gökcisimlerinden özellikle “Rosette Nebula” ile çok büyük benzerlik taşımaktadır.
Nebula uzayda bulunan bulutsu gaz kütlelerine verilen isimdir. Nebula oluşmadan önce bir yıldızdır ve bu yıldızlar çok büyük oldukları için, içten gelen basınç ve yüksek sıcaklığın etkisiyle uzay boşluğuna gaz salarlar. Bu gaz püskürmeleri oldukça büyük miktarda ve hızlıdır. Daha sonra bu gazlar yakınlaşarak bir gaz bulutu oluştururlar ve bu gaz bulutunun sıcaklığı 15.0000 C’den fazladır. (http://tr.wikipedia.org/wiki/ Nebula_%28astronomi%29)
Nebulaların bir çeşidi, güle olan benzerliğinden dolayı bilim adamları tarafından da “Rosette Nebula” olarak adlandırılmaktadır. Rosette Nebula da geniş bir toz ve gaz kütlesidir ve yüzeyi dolunayın 5 katı kadar gözükür.
(http://www.seds.org/messier/ xtra/ngc/n2244.html) Bizden yaklaşık 5.000 ışık yılı uzaklıktadır ve gerçek çapının 130 ışık yılı genişliğinde olduğu tahmin edilmektedir. (http://en.wikipedia.org/wiki/Rosette_Nebula)
Penn Eyalet Üniversitesi’nden astronomi ve astrofizik alanındaki kıdemli araştırmacılardan Leisa Townsley liderliğinde bir ekip, Chandra X-ray teleskobunu kullanarak, Rosette Nebula’yı incelediler. Nebula içerisindeki yıldızların birbirleriyle çarpışarak 6 milyon derecelik gaz meydana getirdiklerini tespit ederek; Rosette Nebulası’ndaki yüzlerce yıldızı görüntülediler. Leisa Townsley gördüklerini şöyle yorumlamaktadır:
“Rosette Nebulası çevresinde, X-ışını yayımından meydana gelen muhteşem bir kırmızı parlaklık var, belki de galaksi içerisinde yıldızların oluştuğu bölgelerde benzerleri de bulunuyor.” (http://chandra.harvard.edu/press/ 01_releases/press_090601wind.html; Chandra X-Ray Observatory, Penn State University Press, 6 Eylül 2001)
Resimlerde görülen bu gökcisminin varlığı ancak teknolojik gözlem araçları ile mümkün olmaktadır. Kuran ayetinde gökyüzü ile ilgili dikkat çekilen bu durum, günümüz astronomi bulguları ile büyük bir uyum içerisindedir. Bir Kuran ayetinde şöyle buyrulmaktadır:
“Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur’an’dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın.” (Yunus Suresi, 61)
www.kuranmucizeleri.com
Bilincin Kaynağı: İnsan Ruhu !
Çok düşündüğüm bir konudur. Bilinç dediğimiz şey nedir? Ruh ile bağlantısı nedir? Bu, gerçekten de açıklanması gereken önemli bir sorudur. Bilinç neden yapılmıştır? Bilinçte tüm bu hareketli dünyayı meydana getiren nedir? Bu konu üzerine yazmak ve okuyanları da düşündürmek amacım.
Bu soru, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda bilim adamlarının halen cevabını aradıkları, üzerine kitaplar yazdıkları, konferanslar düzenledikleri, çözmeye çalıştıkları ama her nedense çözüm getirmekten çekindikleri bir sorudur. Bilincin kaynağının ne olduğu sorusu üzerine yazılmış yüzlerce kitap ve makale ve sayısız bilim adamının yorumu bu konuda beklenen açıklamayı vermemiştir.
Bilinç konusu, 21. yüzyılın en büyük gizemlerinden biri olarak kabullenilmiş ve konuyla ilgili hemen her araştırmacı, yazar, profesör, bu konunun açıklamasız olduğunu belirterek sözlerine başlamış ve bu açıklamasızlığı vurgulayarak sözlerini bitirmiştir. Jeffrey M. Schwartz’ın şu sözleri, buna bir örnektir:
… Fiziksel beyin aktivitelerini zihinsel olaylarla bağlamak tartışılamaz bir bilimsel zafer olmasına rağmen, beyin üzerine çalışma yapan kişilerin pek çoğunu tatminsiz bırakmıştır. Çünkü ne nörobilimciler ne de filozoşar, nöronların davranışlarının, nasıl olup da öznel olarak hissedilen zihinsel durumları doğurduğunu, tatmin edici bir şekilde açıklayamamıştır. Aksine, nörobiyolog Robert Doty 1998 yılında, “nöronların faaliyet şekillerinin nasıl öznel farkındalığa dönüştüğü bilmecesinin insan varlığının ana gizemi olmaya devam ettiğini” savunmuştur. -1-
Acaba bu konu gerçekten açıklamasız mıdır? Yoksa, bilim adamlarının görmek istemedikleri, beklemedikleri bir gerçeğe mi işaret etmektedir? Acaba kuantum fiziğinin savunucusu bilim adamları, yıllarca doğru kabul ettikleri materyalizmin etkisi altında mıdırlar? Yoksa onların gerçeği görmelerini engelleyen bir sebep mi vardır? Bilinç konusu, kuşkusuz ki açıklamasız değildir. Beynin içindeki görüntüyü “görüyorum” diyen, beyninin içindeki sesleri “duyuyorum” diyen, kendi varlığının şuurunda olan bilinç sahibi varlık, Allah’ın insana vermiş olduğu ruhtur.
Materyalist zihniyet, işte bu gerçeğin bilinmesinden, bu gerçeğin fark edilmesinden çekinmektedir. Materyalist bilim adamlarının “hala çözümlenemeyen bilinç” iddialarının temel sebebi budur. Ruhun mutlak varlığı, ruhu insana verenin Allah olduğu gerçeği, onların tüm materyalist inançlarını ve iddialarını altüst etmektedir. Her ne kadar “açıklamasız” damgası vurmaya çalışsalar da, bilincin kaynağının ruh olduğu, insana ait gerçekliğin, “ben benim” diyen varlığın ruhuna ait olduğu, açık ve tartışılmaz bir gerçektir.
Allah, Kuran’da, insanı önce bedenen yarattığını, sonra da ona “ruhundan üflediğini” bildirmiştir:
Hani Rabbin meleklere demişti: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona Ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın.” (Hicr Suresi, 28 – 29)
Bilinç konusunu araştıran bilim adamlarının kabul ve itiraf etmeleri gereken en önemli gerçek budur. Stanford Üniversitesi madde bilimi ve mühendisliği profesörü William Tiller, bu gerçeği itiraf eden bilim adamlarındandır:
Benim modelime göre, gözlemci, dört katmanlı biyolojik bedenin içindeki ruh. Bu yüzden, o makinedeki hayalet gibi.Göze ihtiyaç duymadan görebilen, kulağa ihtiyaç duymadan duyabilen, beyne ihtiyaç duymadan düşünebilen, insanın “ruhudur”.-2-
Saygılarımla.
-1-Jeffrey M. Schwartz, Sharon Begley, The Mind and The Brain “Neuroplasticity and the Power of Mental Force”, Regan Books, 2003, s. 28 -2- What the Bleep Do We Know?, Belgesel film, yönetmen: William Arntz, Betsy Chasse
www.darwininacmaziruh.net
Sonsuzluk nedir? Hiç Düşündünüz mü?
Sonsuzluk kavramını hemen herkes bilir, ancak siz hiç sonsuzluğun üzerinde düşünmüş müydünüz? Allah’a iman eden bir insanın tefekkür ettiği konulardan biri de budur.
Allah’ın cennet ve cehennem hayatını sonsuz yaratmış olması her insanın, üzerinde düşünmesi gereken çok önemli bir konudur. Bunu düşünen kişinin aklına şunlar gelir: Cennetin sonsuz olması, ölümden sonraki hayatta verilmiş en büyük nimet ve ödüllerden biridir. Çünkü cennetteki ihtişamlı yaşam, asla son bulmayacaktır.
İnsan dünyada en fazla 100 sene kadar yaşayabilir. Ama cennetteki yaşam katrilyon çarpı katrilyon yıl boyunca, asla tükenmeden devam edecektir. Bunları hatırlayan kişinin aklına insanların sonsuzluğu kavramasının son derece güç olduğu da gelir.
Bu konuyla ilgili şöyle bir örnek açıklayıcı olabilir: Yüz trilyon insan olsa, gece gündüz hiç durmadan yüz trilyonu yüz trilyon ile çarparak ilerleseler, yüz trilyon yıl ömürleri olsa ve ömürleri boyunca bu işle uğraşsalar ulaştıkları rakam, yine de sonsuz hayatta geçirilecek yıl sayısının yanında “sıfır” gibi kalır.
İşte bunları düşünen insan şu sonuca varır: Allah öyle büyük bir ilme sahiptir ki, insana göre “sonsuz” olan, O’nun katında bitmiş durumdadır. Zamanın ilk yaratıldığı andan sonsuzluk anına kadar geçecek olan her olay, her düşünce, vakitleri ve şekilleri ile O’nun ilmiyle belirlenmiş ve bitmiş durumdadır.
İnsanın aynı şekilde cehennemin de inkarcılar için sonsuza kadar kalınacak bir mekan olduğunu düşünmesi gerekir. Cehennemde türlü türlü azaplar, işkenceler ve zorlu bir hayat vardır. Cehennemdeki inkarcılar kesintisiz olarak fiziksel ve manevi işkenceye tabi tutulurlar. Bu işkencelerin arkası sonsuza kadar hiç kesilmez, uyku veya dinlenme hiçbir zaman olmaz. Eğer cehennemdeki hayatın bir sonu olsaydı, bu katrilyonlarca sene sonra bile olsa, cehennem ehli için bir ümit olurdu. Ancak dünya hayatında işledikleri günahların karşılığı sonsuz bir azaptır:
Ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklenenler, işte onlar ateşin arkadaşlarıdır; onda sonsuzca kalacaklardır. (Araf Suresi, 36)
Bu nedenle sonsuzluğu düşünerek kavramaya çalışmak her insan için son derece önemlidir. Bir insanın ahiret için çabasını artırır, korkusunu ve ümidini güçlendirir. Sonsuz azaptan şiddetle korkup sakınırken, sonsuz cennete kavuşmanın ümidini taşır.
http://allahinsonsuzgucu.com/
-
Yeni
- Hz. Mehdi (a.s.) yeşil gözlü ve sakalı yanlarda az olan bir kişi olacaktır
- ARAPLAR BU TÜRKİYE’Yİ KUCAKLAMALI
- TÜRK BAYRAKLARI DÜNYANN DÖRT BİR YANINDA
- ADNAN OKTAR CANLI YAYINDA, ÜST DÜZEY MASONLARLA !!!
- EVRİMCİLER SANSÜRSÜZ PROGRAMINDA YİNE DAĞILDILAR
- DARWİNİSTLER NEANDERTELLERLE DE İNSANLARI ALDATAMADILAR
- Genom Çalışmaları ”Tesadüfen Oluşan İlk Hücre” Aldatmacasını Yerlebir Ediyor
- Darwinistler’in Yapay Yaşam Aldatmacası !
- ADNAN OKTAR ŞU ANDA CANLI YAYINDA – ÇOK ÖNEMLİ AÇIKLAMALAR YAPIYOR- BURADAN İZLEYİN
- ADNAN OKTAR – HARUN YAHYA ÇOK ÖNEMLİ AÇIKLAMALAR YAPIYOR – CANLI YAYIN – BURADAN İZLEYEBİLİRSİNİZ
- ADNAN OKTAR – HARUN YAHYA ÇOK ÖNEMLİ AÇIKLAMALAR YAPIYOR – CANLI YAYIN – BURADAN İZLEYEBİLİRSİNİZ
- ADNAN OKTAR ŞU AN CANLI YAYINDA KIYAMET VE MEHDİYET İLE İLGİLİ ÇOK ÖNEMLİ AÇIKLAMALAR YAPIYOR – BURADAN İZLEYEBİLİRSİNİZ
-
Bağlantılar
-
Arşivler
- Temmuz 2010 (1)
- Haziran 2010 (2)
- Mayıs 2010 (5)
- Nisan 2010 (1)
- Mart 2010 (16)
- Şubat 2010 (28)
- Ocak 2010 (24)
- Aralık 2009 (39)
-
Kategoriler
-
RSS
Yazılar RSS
Yorumlar RSS





